28 Mart Cuma, 2025
Yola 3 kişi çıkıyoruz. Anıl ile ben İstanbul’dan cuma günü geçiş yapıyorum, aynı gece Taşkent’ten aktarma yaparak cumartesi sabahı Ahmet geliyor. İstanbul-Hive arası yaklaşık 4 saat. Bu iki şehir arasında direkt uçuş yalnızca UzbekAirways’te gördük. Yaklaşık olarak 200 USD biletler. Taşkent aktarması da yapılabilir ancak biraz daha yorucu olur. Uzbekairways ise çok başarılı, uçakta sürekli bir şeyler dağıtıyorlar Pegasus’tan sonra ilaç gibi geliyor.
Gezinin başında tabii ki ilk olarak taksicilerle mücadele başlıyor. Hive’ye 30 dolardan kapıyı açıp 10 dolara götürdü bizi taksici ama yolda bizi cücüğüne(çocuğuna kelimesini telaffuz ederken buna evirdi abimiz) aktarım yaptı onunla gittik:). 45-50 dk süren yolun ardından Zukhro otele geldik. Otel sahibimiz Ali, genç 22 yaşında ve oldukça efendi bir çocuk. Otel de olması gerektiği gibi tavan işlemelerinden zeminine bölgenin uyapısına uygun otantik işlemelerle bezeli. Akşam Old Teressa restoranda yemek yedik, buranın en pahalı restoranıymış, 850 TL’ye(23 USD) 3 tane yemek sipariş ettik. Fiyatlar bu “en pahalı restoranda” bile ucuz geliyor. Bölgeye özgü olduğu söylenen içinde yumurta bulunan haşlanmış hamur(yerel adı Tuxum Barak) ve Shaslık (et şiş) yedik.


1:Old Teressa’da yemek, Shaslık ve Tuxum Barak 2: Özbek Baklavası
29 Mart Cumartesi
Sabah üçüncümüz Ahmet Sabri de geldi ve otelde güzel bir kahvaltının ardından döviz bozdurmaya gittik. Kalta-Minor Minaresinin hemen yakınındaki bankayı zor bulduk. Girişi küçücük ve zor görülüyor ama etraftaki atmosferi bozmamışlar, çevresi ile uyumlu olması güzel. Döviz kuru 1 USD 12.905 SOM. Özbekistan’da sabit kur rejimi var ve genelde nereye giderseniz gidin kur en fazla %2 değişiyor. Bir bankadan bozdurmak yine de en temizi. Bu arada Urgenç havaalanında döviz bozdurulabilen bir makine mevcuttu ve orada kur 1 USD=12.700 SOM.
Etrafta biraz turladıktan sonra iç kaledeki “Teahouse Farrukh” çay bahçesindeki sedirlere serilip birer kahve ve bir tane de tadımlık özbek baklavası söyledik. Özbek baklavası değişik bir şey incirli gibi fena değil ama baklavadan çok tarta benziyor (Hesap 110.000 SOM=8 USD). Önce dış kale ve şehir içi yerleri gezip ikinci günde iç kaleyi bir rehber ile gezmeyi kararlaştırdık. İlk durağımız Nurullabai Sarayı. Pek çok yerde olduğu gibi buranın da önünde“police emergency call” butonu olan bir istasyon var. Turist güvenliği açısından son derece rahat bir yer zaten. Bir sıkıntı yaşama ihtimaliniz çok düşük. Sarayı gezdik ama pek de bir şey anlamadık. Müzecilik açısından bir hayli zayıf çünkü başı neresi sonu neresi anlamıyorsunuz yönlendirmeler açıklamalar ya yok ya da eksik. Bazı gezdiğimiz müzelerde pek çok şeyin İngilizcesi yazılmamıştı örneğin. Buradan bir yerleri gezmeden çıkmış olmamız bile mümkün. Bu saray Hive Hanı 2.Muhammed Rahim Han tarafından oğlu Asfandiyar Han için yaptırılmış (1912) ve İsfandiyar Han burada ikamet ederek resmi kabul salonu olarak kullanmış.


3:Nurullabai Sarayı 4:Polis Çağırma Butonu
Sonrasında İç Kaleden saraya giderken gördüğümüz ve önceden de listemizde olan Khiva Moon restorana girdik. Yine bir sedirin üstünde yayılarak keyifli güzel bir yemek yedik. Tabii ki Özbek pilavı, kuzu şiş ve buraya özgü olan “shivit oshi” yani yeşil değişik bir kıvam ve tatta noodle’ın üstüne et. Biraz yerlilerin yaşadıkları yerleri ve ortamı keşfetmek için pazar yerine gitmekte karar kıldık. Yandex go uygulamasından Taksi gelmeyince yoldan bir minibüs çevirip içine doluştuk. Burada chevrolet fabrikası varmış, o yüzden tüm araçlar chevrolet ve genelde çok eski. Eski ve küçücük, 7 kişilik minibüs tipi bir chevrolet içinde gittik pazara. Kişi başı 5000 som. Pazar yeri bizdekilere çok benziyor ancak açıkta kiloyla satılan tatlı ve bisküviler çok fazla. Marlenkaya benzeyen bir pastadan bir dilim satın alınca -eşsiz bir sunum örneği olarak- bir kartonun üstünde plastik dondurma kaşığı tam ortasına saplanmış olarak siyah poşeti elime tutuşturdu pazarcı abla:).
5:Miniminibüs 6:Kapalı Pazar Yeri
İç kaleye taksi ile döndük, toplam 6000 som ödedik, taksi burada sudan ucuz. Özellikle Hive’de yandex-go uygulaması yeni giriş yaptığı için sübvansiyon da varmış bu arada. Biraz iç kalenin merkezindeki kamelyalara oturup çay içmek istedik ve Nurullabai Sarayı’nın hemen oradaki Gastronom marketten aldığımız aldığımız çikolataları çıkardık. İç kalede sedirlere uzanıp 3 kara-çay söyleyince 3 demlik çay geldi tabi burada dikkat etmek lazım bardak usulü çay yok pek:) Akşam yemeği için Sultan restoranı tercih ettik, terası güzeldi ama yemekler çok da başarılı değildi maalesef. Burada garson ile konuşunca biraz ücret seviyelerini de anlamaya başladık. Maalesef çok ciddi bir fakirlik var, günlük yaklaşık 100.000 SOM alıyormuş. Aylık taş çatlasa, her gün çalışsa, 250 dolar etmiyor kazandığı. Doymayan Anıl için bir kez daha Old Teressa restorana giderek özbek pilavı ve masala çayı (bildiğimiz chai tea latteymiş bu) ile günü noktalıyoruz.
29 Mart Pazar
Geç bir saate kalmadan Hive’nin asıl tarihi yerlerini gezmeye başlıyoruz bugün. İç kalede her yerde kalpaklar satılıyor, karakalpak çoğunlukta. Hanın giydiği kalpak ise 2 günlük küçük süt kuzusunun derisinden yapılıyormuş. 35 dolar normal kalpaklara fiyat veriyorlar han kalpağına ise 100 dolar, çok ciddi bir pazarlık payı olduğunu düşünüyorum bu fiyatlarda:). İçerideki müzelere ve tarihi yerlere giriş için iç kalenin ana kapısı olan batı kapısının hemen önünden bilet aldık. O esnada önceki gün de karşılaştığımız rehber Sara ile konuşup rehber olarak tuttuk.
“İçhan Qal’a” olarak geçen alan surlarla çevrili 26 hektarlık bir alanı kapsıyor. Yazı, buradaki önemli noktalara kısaca değinerek devam edecek. Kanta-minor(kısa minare) 29 metre yüksekliğinde çapı geniş bir yapı ve Hive’nin adeta simgesi. 1852 yılında Hive Hanı Muhammed Emin Han tarafından 70-80 metre yüksekliğe ulaşmak üzere inşasına başlanmış ama Han’ın Teke Türkmenleri ile yaptığı savaşta hayatını kaybetmesi üzerine yarım kalmış. Bu savaşın ardından Hive Hanlığı’nda siyasi istikrarsızlık başlamış ve Türkmenler arasında isyanlar patlak vermiş. Daha sonra günümüzde Orient Star Otel olarak hizmet veren 1851 yılında yapılmış Muhammed Emin Han Medresesi’ne girdik. Köşelerinde küçük kuleler bulunan 125 odalı bu medresenin beş adet de kubbesi mevcut. Kunya Ark olarak adlandırılan, kale içinde bir kale, Hive hanlarının kalesine geldi sıra. Burada hanın sarayı, haremi, darphane ve zindan gibi yapılar mevcut. Kale içerisinde ağaç oyma işleri yapanlar var ve buraya özgü karaağacı kullanıyorlarmış her yerde o ağaç var. Zindandan başlıyoruz. Küçük bir alandaki zindanda genelde kimse hapis yatmamış anladğımız, sert cezalar hemen uygulanarak adalet sistemlerini işletmişelr. Zindandaki resimler (dört adet) ve hikayeleri kısaca şöyle: 1-Kadını aç bırakılan kedilerle dolu çuvala koyup çuvalı odunla dövmüşler kediler kadını parçalamış. 2-Erkeği minareden atmışlar ama ölmediği söyleniyor. 3-Başka şehirlere izinsiz çalışmaya gidip geri gelen adamı kazığa oturtmuşlar. 4-Çarşafla hareme giren erkeği diri diri gömmüşler. Birazcık haşin oldukları aşikâr bir toplum:). Bu komplekste harem ve diğer müzeleri de gezdik. Ayrı bir ücret ödeyebileceğimiz ve tepesine çıkabileceğimiz yerlere çıktık (Ak Sheikh-Bobo Tower ve Islam Khodja Minaret 100.000’er SOM. İslam Hoca mianresi 57 metre ile Özbekistanın en uzun minaresiymiş. Anıl’ın ısrarları üzerine çıktığımız bu minareden manzara vb. açılardan herhangi bir şey görmeyi beklemeyin. Oradan sonra gittiğimiz Cuma Camiinde minarenin çıkışında biletleri düşürdüğünü fark eden Anıl yüzünden geri dönüp bilet aradık. Cuma Camii 10.yüzyılda inşa edilmiş ve 1780’lerde yeniden yapılmış. 212 ahşap sütun üzerine büyük kapalı bir salon şeklinde farklı bir mimarisi var. Geleneksel Orta Asya cami mimarisinden farklı olarak, geniş bir avlu bu mimaride kullanılmamış. Sütunların bazıları eski bazıları ise yenilenmiş. Turun sonunda Sara’nın rehberliğini bilgi ve özveri eksikliği dolu olarak görüyor ve verdiğimiz 500.000 SOM’a acıyoruz ancak yapacak bir şey yok. Bu tarz yerlerde ayaküstü rehberlik hizmetine ekstra dikkat edilmeli dersini almış olduk. İç kalenin merkezindeki sevilen mekanlardan olan Ayvan Old’da yemeğimizi yedik. Sonrasında yorgunluk atmaya tekrar Faruk çay evine gittik. Otelde 1 saatlik uykudan sonra gün batımını yakalamak üzere iç kalenin surlarına doğru yola çıktık. Surların kapalı olmasını kabullenemeyip bir noktadan üstüne çıktık ama manzarayı değil manzarayı -daha o öğlen bizim de çıktığımız ve aklı olan turistlerin çıktığı doğru nokta olan Ak Sheikh kulesinden- izleyenleri izledik denebilir. Sonra tırmandığımız yerden aşağı inerken turist polisi görüp ok işareti yaparak bizleri biraz gerdi. Bugünün gezi faslını da şehrin farklı noktalarına gece yürüyüşü ve Ata Gamburg isimli inanılmaz ucuz yerel lokantada dolu dolu yiyerek noktalıyoruz. Akşama otel sahibimiz Ali ve arkadaşı Mustafa ile çay içip uzun uzun ülkelerimiz üzerine sohbet ederek oturduk.
31 Mart Pazartesi
Sabah kahvaltının ardından otel çıkışımızı yaptık. Ali ile vedalaştık, sağolsun bizi taksiye hem uğurladı hem ısmarladı. Hive tren garının yakınında taksiden indik. Yolun karşısındaki Humonur AVM’ye gittik ve yemek katında birer hamburger söyledik. AVM dediğime bakmayın iş hanı gibi bir yer. Sonrasında bir mağazadan alışveriş yaptık çakma adidas aldık. Süpermarketten atıştırmalıkları alıp tren garına koşturduk. Tren geç geldi. Buhara’ya 7 saatlik yolculuk kompartımanda bir hayli rahattı ama trenin içi son derece sıcaktı. Camlar da çöl tozu nedeniyle açılamıyor. Chad kompartımanımızdaki misafir. Güzel sohbet ettik. Trenden inince Golden Minaret otel ile sıkıntı yaşadık sanırım overbooking yapmışlar başka otele transfer tekliflerini kabul ettik zaten gecenin geç saati olmuştu.
Buhara’da özellikle merkezinde Tacik nüfusun yoğun olduğu söylendi ama iletişim bir şekilde sağlanıyor yine. Akşam yemeği için Temir’s restaurant’a geldik. Pilav ve sadi adlı yemek(et+patates) gayet güzeldi. Sonrasında kahveci aradık bulamayınca resepsiyondaki İbrahim’den birer kahve rica ettik. Yatmadan odada “gibi” dizisini izledi sabriler.
1 Nisan Salı
Buhara’da otelimizin çatısından manzara çok güzel, özellikle 47 metre endamıyla şehrin adeta sembolü olan Kalon Minaresi gece aydınlatmasıyla harika duruyor. Sabah otelde sosisli bir kahvaltı vardı, bunu not düşmek gerekir ki Özbekistan sosis-salam-sucuk cenneti gibi, burada çok tüketiliyor. Güne başlarken tarihi bölgenin hemen merkezinde bulunan ve yeni nesil kahveler servis eden Coffee Room’da kahve içtik, gerçekten çok iyiydi. İlk durağımız Samani türbesi. Bu yapının mimarisi çok güzeldi. 9.asrın sonlarında inşa edilmiş ve Orta Asya İslam mimarisinin en erken eserlerinden birisi. Tuğlaların farklı şekilde dizilmesiyle desenler elde edilmiş. Moğol istilaları sırasında türbe, çevresindeki kum fırtınaları nedeniyle kuma gömülerek tahribattan korunmuş ve bu sayede günümüze kadar ulaşabilmiş. Hemen yakınında bir Buhari anıt müzesi de mevcut, içini gezdik. Buhari’nin hayatı ve eserleri ile ilgili parçalar toplanmış ancak çok değerli bir şey göremedik içerde. İlgi duyanlar için güzel olabilir ama çok şart değil bu nokta. Sonrasında dışarıya açılmış olan Buhara pazarını kısaca turlayıp Bolo Khauz Camii’ne geldik. Dışarısında büyük ahşap sütunlarla desteklenmiş geniş bir yazlık ibadet alanı ve önünde sekizgen bir havuzu var. Bu Camii Buhara Emirliği döneminde cuma namazlarının kılındığı ana cami olarak hizmet vermiş. Emir, cuma günleri hemen karşısındaki ikametgâhı Ark Kalesi’nden buraya gelerek halkla birlikte namaz kılarmış.
Bir sonraki durağımız da 20 metrelik duvarlarıyla şehirde arz-ı endam eden Ark Kalesi. Burası yüzyıllar boyunca Buhara emirlerinin ikametgahı ve yönetim merkezi olarak kullanılmış. Hemen girişinde bulunan Cuma Camii’nde 8.yüzyıldadan kalma, ayetlerin olduğu büyük bir sayfa mevcut ve emin olabilirsiniz ki kaledeki en kıymetli eser o. Müzecilik açısından burası tam bir felaket. Nereden ne çıkacağı hiç belli değil bir anda alakasız bir şekilde doğa müzesi çıkabiliyor karşınıza. Buradan sonra ana tarihi bölgemize dönüp Lebi Khause bölgesini turladık. Orada bir köşede ve çukurda kalmış Mugak Attari camisinin dışını çok estetik bulduk. Eski bir zerdüşt tapınağının üzerine yapıldığı söyleniyor ve günümüzde içinde halı müzesi mevcut.
2 Nisan Çarşamba
Sabah otelden çıkış ve hemen dibimizdeki Po-i Kalyon kompleksinin baş tacı Kalon Camii gezisi. 1127 yılında Karahanlılar tarafından buraya inşa edilen ilk yapı 1220’de Cengiz Hanın orduları tarafından yıkılmış, Kalon Minaresine ise dokunmamışlar. 1514 yılında bölgede hüküm süren Şeybaniler ise günümüzdeki Kalon Camii’ni inşa etmişler. 12.000 kişilik kapasitesiyle bölgenin en büyük camiilerinden birisiymiş ancak asıl güzelliği hemen önündeki Kalon Minaresi’nden geliyor bizce. Bu tuğladan minare hem şehri gözetlemek hem de ezan okunması için inşa edilmiş. Kompleksin içindeki bir diğer yapı da hemen karşısındaki Mir-i Arap Medresesi. Buhara tarihi merkezdeki gezimizi burada noktalayıp şehrin biraz dışındaki Chor Bakr camii kompleksine geldik. Burada Bekr Said mezarı varken etrafına başkalarının da gömülmesiyle bir nekropol oluşmuş. Şeybaniler döneminde ise 1560’larda bölgeye cami medrese ve haneke inşa edilerek bir kompleks haline getirilmiş. Otele dönüp bavulları yanımıza alarak Sitorai- Mokhi Khosa Sarayı’na geçiyoruz. Burası son Buhara emirleri tarafından yazlık saray olarak kullanılmış. Sarayda Rus, Fransız, Fars ve yerli Buhara motifleri bir arada. Son olarak Bahâeddin Nakşibend’in (1318–1389) mezarının bulunduğu Nakşibendi türbesine gidiyoruz. Burada aklımıza ilk başta tarikat mensuplarının sahiplendiği bir yapı gelse de devletin kamuya açık bir alanda en ufak bir yapıya göz yummayacağını bir kez daha hatırlıyoruz. Girişteki kurallarda “Toprağın altında yatandan hiçbir şey istemeyiniz” yazısı gülümsetiyor:). Buharadan 2 saatlik bir tren yolculuğu ile Semerkant’a geçiyoruz. Semerkant’ta kaldığımız otel bir Rus oteli, Vasiev’s Hotel. Yeni yapılmış biraz zevksiz ama son derece temiz bir işletme. Hemen yakınındaki Platan adlı güzel bir restoranda akşam yemeğimizi yedik. Gece ne kadar yorgun olsak da bir Emir Timur heykeli ve Registan meydanı ziyareti yaparak günü bitirdik.
3 Nisan Perşembe
Sabah ilk iş Gul-i Emire gittik. Timur’un torunu Muhammed Sultan için 1403 yılında yapılmaya başlan türbeye 1405’te Çin seferinden dönerken ölen Timur defnedilmiş. Torunu Ulug Bey, ailesi ve hocasının mezarları da onun hemen yanında. Yapının 35 metrelik nervürlü turkuaz kubbesi gerçekten dikkat çekici. Yapıyı biz gezerken bir kalabalıkla birlikte Avrupa Komisyonu Başkanı Von Der Leyen geldi. Bir iklim zirvesi için buralardaymış. Gur-i Emirden sonra birkaç dakikalık mesafede bulunan Aksaray camii’ye uğradık. Tam bir tarihleme yapılmasa da 15.yüzyılda yapılmış olabileceği düşünülen bu mütevazi yapıda tavan motifleri son derece güzel. Ancak yine de bu nokta fazla ilgi çekici ögeler barındırmıyor, atlanabilir.
Buhara’daki gibi güzel bir kahve noktası bulamadık ama yol üstü küçücük bir dükkân olan Ragestan Meydanı yakınındaki Smash kafe güzel birer soğuk kahve için kurtarıcı oldu burada. Kahvelerle birlikte hemen karşıdaki Ragestan Parkına giderek biraz oturduk. Sonraki durağımız buradaki en önemli ve güzel yerlerden Ulugbeg Gözlemevi. Öncelikle biraz Uluğ Bey’e (1394–1449) değinecek olursak kendisi Timur’un torunu ve Semerkand Emiri. Aynı zamanda büyük bir astronom, matematikçi ve bilim insanı. Dönemin en ileri astronomik gözlemlerini yapan bilim ekibini yönetmiş. Burada özellikle Ali Kuşçu ve Gıyaseddin Cemşid gibi ünlü bilim insanlarını etrafında toplamış. Hatta Ali Kuşçu Uluğ Bey öldürüldükten sonra İstanbul’a gelerek Ayasofya’da bir süre ders vermiş. Uluğ Bey’in ölümüne de bir parantez açmak gerekiyor. Kendisi bilim insanı olarak çok önemli olsa da politik olarak gücünü koruyamamış. Döneminde birçok bey ve emir bağımsızlık kazanmış ve devlet zayıflama sürecine girmiş. Oğlu Abdüllatif halkın yıldızlarla uğraşılmasından duyduğu rahatsızlık ve din elden gidiyor serzenişleri ile radikallerin desteğini toplayarak babasına bir darbe yaparak iktidarı almış. Sonrasında onu hacca gönderip yolda boynunu vurdurarak idam ettirmiş. Kesik başı ise Gur-i Emir türbesine gömülmüş. Kadere bakın ki o Abdüllatif’in birkaç ay süren iktidarı da öldürülmesiyle son bulmuş. Gözlemevinde büyük bir sekstant var. Gökyüzündeki yıldızların yüksekliğini ölçmek için kullanılan astronomi aleti. 40 metre çapındaki çeyrek yay şeklindeki bu hassas sekstant Orta Çağ İslam dünyasının bilim tarihindeki en büyük başarılarından biri olarak görülüyor. Gözlemevinin içerisindeki müze yine bir müzecilik felaketi, alakasız parçalar konulmuş ama yine de çok güzel bilgiler var mutlaka görülmeli.
Daha sonraki durağımız Şah-ı Zinde. Burası aslen bir mezarlık ve türbe kompleksi. Mavi kubbeler ve zengin çinilerle bezeli türbelerin yolun iki yanını kapladığı bu kompleksin kalbinde ise sahabe Kusem bin Abbas yatıyor. Burasının Orta Asya’nın İslamlaşmasının sembollerinden biri olmasının sebebi Kusem bin Abbas’ın buraya 652’de buraya kadar gelip şehit edilmiş olması. Şah-ı Zinde’den çıkınca hemen yakınındaki Hazreti Hızır Camiine gittik, burada Özbekistan’ın ilk cumhurbaşkanı Kerimov’un mezarı var. Kendisine mezarı başında dua eden bile vardı:). Bu arada Özbekistan Sovyetlerin dağılması sürecinde, 1 Eylül 1991 günü bağımsızlığını ilan etmiş ve 2016 yılında kadar Kerimov devlet başkanı olarak görev yapmış. Bu camiinin kenarlarındaki teraslardan hafif bir şehir manzarası mevcut ama çok da önemli bir nokta değil kanaatimce. Çok acıktığımız için etrafta bir mekân arıyoruz ve gezinin en güzel yemeklerinden birini yemek üzere Cafe Bobur’a gidiyoruz. Burada şaşlık (aslında şiş) satılıyor. Bir şiş et Özbekistan’da pek çok yerde 25.000-35.000 SOM arası fiyat çok değişmiyor. Akşam olurken Ragestan Meydanı’na gittik. Avrupa delegasyonu sebebiyle meydana girişler kapalıydı ama meydandaki yapılara ışık yansıtılarak oynatılan bir animasyon gösterisi vardı onu izledik. Bu da tabii Avrupa Delegasyonu için hazırlanmış. Delegasyonun gezisinin bitmesiyle meydan açıldı ve içerideki yapıları gezdik. 1420 yılında tamamlanan Uluğ Bey Medresesinin hemen karşısına ve yan tarafına Şirdar Medresesi ve Tilla-Kari Medresesinin inşa edilmesiyle bu muhteşem yapı ortaya çıkmış. Şirdar medresesi aslanlı motifler ile ayrı bir yer tutuyor. Günü burada bitiriyoruz.
4 Nisan Cuma
Otelden aldığımız tavsiyeyle Semerkant’ın sevilen bir kahvaltıcısına giderek başlıyoruz güne. Burası bir pancake yeri. (Mekanın adını bul) Yoğunlaştırılmış sütlü (condensed milk) olan pancake denediklerimiz arasında en iyiydi ama bir pancaketen de beklentiye girmemek lazım. Yalnızca dikkatimi çeken nokta aileler sabah kahvaltıya gerçekten buraya pancake yemeye geliyorlar bir hayli kalabalıktı mekân. Hemen karşıdaki seyyar kahveci Naleez’den soğuk devasa boy amerikanolarımızı da alarak yola koyuluyoruz. Bibi Hanım Camii ile turumuza başladık. Kendisi Timur döneminin önemli figürlerinden ancak Timur’un eşi mi cariyesi mi tam net bilgiler yok hakkında. Camiinin girişinde yaklaşık 40 metrelik devasa bir taç kapı var, devrinin en büyüklerinden. Avlunun ortasında ise birkaç tonluk büyük bir taş rahle sergileniyor. Camiiden çıkınca karşısında da daha sade bir yapı olan Bibi Hanım mozolesi var. Dışarıdan şöyle bir bakıp atladık o noktayı. Bölgenin hemen dibinde “Siyob Bozor” olarak geçen büyük pazar alanına geçiyoruz oradan. Etrafından dükkanlar da olan bir açık pazar yeri ancak üstü de gerektiği ölçüde kapatılmış ve çok düzenli. Bu pazar için büyük sıfatını kullandım ama bu laf Taşkent’in pazarını görene kadar geçerli kalıyor:). Alışveriş sonrası ortadaki cayxanede çay içtik. Akşam yemeğini Gruzinka isimli Gürcü restoranında yaptık. Ne alaka diyebiliriz ama bir daha olsa bir daha da gideriz. Pideleri var adı “haçapuri”. Anladık ki Kadıköy’deki meşhur mekân pideci haçapurinin adı buradan geliyormuş. Gürcüce peynirli ekmek gibi tam çevirisi ama bizim pide aslında bu. Anıl ile bizler yanlış tercih kurbanı olarak bu eşsiz haçapuriyi Ahmet’in yemesini izledik. Söylediğimiz et yemeği de güzeldi ama maalesef burada zaten yaygın olan kişnişin Gürcü mutfağında çok kullanıldığını bilmediğimiz için kişnişli et haçapuri seçeneğine oranla biraz tatsız oldu. Restoranı yine de hayli beğendik. Akşam Semerkant’tan yolculuğumuz hızlı tren ile Taşkent’e. Yaklaşık 2 saat sürüyor. Nest Inn isimli otelimize geldik ve yerleştik. Burada bize verdikleri en üst kattaki odayı beğenmedik. Tavan alçaktı çatı katı vermişler ve asansör mevcut değil. Akşam hemen yakınındaki Moscow Pizza’da pizza, döner, sandviç gibi şeyler atıştırıp günü bitirdik.
5 Nisan Cumartesi
Sabahtan Taşkent’in devasa pazar alanına gidip alışverişe koyulduk. Burası “Chorsu Bazaar” olarak geçiyor, bildiğimiz çarşı-pazar. Bu ülkede gerçekten inanılmaz bir pazar kültürü var şarküteriden züccaciyeye her şey burada mevcut. Diğer şehirlerde sık sık ihlal edildiğini gördüğümüz etler için soğuk zincir başkentte çoğunlukla korunuyor. Markette leğende bekleyen pişmiş tavuklar ve dışarıda asılı etler burada çok nadir görülüyor. Bizdeki fiyatlara göre her şey çok ucuz. Özellikle Hive Buhara gibi yerlerde satılan turistik parçaları çok daha ucuza buradan alabiliyorsunuz. Fiyat sorduğunuzda 25-35 dolarlar verilen o kaşmirler ipekler burada 7-8 dolara bulunabiliyor. Buradan bal ve çay aldık ancak daha iyi ballar aradığımız için etrafta hususi bal satan dükkânlar aradık. Ciddi bir vakit kaybı olduğu için burada en önemli gördüğümüz (biraz benim şahsi isteğim ile de:)) Hz.İmam kompleksine gittik. Burada bilinen en eski Kurân-ı Kerim nüshası var. Kıraat-lehçe farklılıkları sebebiyle ayrışmaların oluştuğunun görülmesiyle derhal Hz.Ebu Bekir zamanında yazılan mushaf baz alınarak bir kurul ile tek bir standart metin hazırlatılmış. Bu metnin 6-7 adet çoğaltılarak Basra, Medine, Şam gibi merkezlere dağıtıldığı biliniyor. Mushaflar kufi hat ile harekesiz ve noktasız yazılı. Buradaki Mushaf-ı Osmani olarak geçiyor çünkü bu kanlı nüsha Hz.Osman’a suikast esnasında okuyor olduğu nüshaymış. Buraya Timur’un getirdiği söyleniyor ancak kesin değil. Osmani mushafların bilinen diğer iki tanesi de Kahire ve İstanbul Topkapı Sarayı’nda bulunuyor.
Sabaha karşı dönüş uçağımız Çimkent’ten olduğu için fazla geçe kalmadan bir taksi ile Kaplanbek sınır kapısına Yandexten çağırdığımız taksici ile 150.000 SOM’a (11.5 USD) gidiyoruz. Orada dilencilerin üstünüze atladığı her tarafın pislik içinde olduğu iğrenç bir sınır bölgesi geçişi sonrası daha da iğrenç bir Kazakistan bölgesine geçiyoruz. Herkes üzerinize atlayarak arabasına almaya çalışıyor sizi. Kişi başı 3500 Tenge (7 USD) fiyatta anlaştığımız sürücü yolda çıldırıyor daha fazla para isteyerek. Bizimle birlikte araca dördüncü olarak binen Kazak arkadaş ise Yerkeş. O bize iletişimde sağolsun yardımcı oluyor ve adamla yol boyu uğraşıyor. Hatta bir ara bana gizlice telefon uzatıp instagram adresimi alarak oradan iletişim kuruyor. Yerkeşin evinde iniyoruz, eşyaları onun eve bırakıp birlikte bir Türk restoranına gidiyoruz. Bizde görülmeyen şekilde eti-malzemesi bol kebaplar lahmacunlar geliyor önümüze. Ve sonrasında bavulları alıp Yerkeş ile vedalaşarak havaalanına gidiyoruz. Havaalanında çok katı ve rahatsız edici bir Kazak misafirperverliği bizi karşılıyor. Duty free bekleyen beni üzen bir konu ise havaalanının bizim standart bir YHT garımızdan çok daha kötü bir yer olması. Bırakın Duty-Free konseptini bakkal bile denemeyecek 2 tane yer var kontrollerden sonra. Ahmet’in bavulundaki balları attırmaları da harika bir son dakika golü oluyor. Daha da Çimkent topraklarına ayak basmamak üzere yeminler ve küfürler ederek 5 saatlik İstanbul uçuşumuza başlıyoruz.
Hoşçakal Özbekistan!
Berat, 14.04.2025
Küçük notlar:
1-Harezm bölgesinde -toprak yapısından olabilir- çok iyi pirinç yetişiyormuş.
2-Ülkede fırın kültürü yok. Unlu mamuller satan bir yer bulamıyorsunuz. Taşkentte süpermarket içerisinde bulmuştuk ama genel çıkarımımız hamur işi tüketimi sınırlı.
3-Önceki madde ile birlikte düşünüldüğünde garip değil ama bizim için öyle; yemek yemeye gittiğinizde nerde olursa olsun ekmek isterseniz ücretli geliyor. Masadaki neredeyse her bir tabak için bu geçerli.
4-Semerkant ve Taşkent’te özellikle Ukrayna savaşı sonrası Rus nüfus ciddi artmış.
5-Çok şaşırdığım şey ise burada yoğurt/ayran kültürü hiç yok. Ayran dediğinizde cacık ya da sulu yoğurt gelebiliyor(tuzsuz).
6-Bütün restoranlarda ortalama %15 servis ücreti var. Çok az istisnasını gördük. Servis kültürü ise bize oranla zayıf. En lüks mekâna gidip içecek söylüyorsunuz ancak masada önceden hazırlanmış kapalı servis tabakları ve diğer bardaklar orada siz kalkana kadar duruyor. Kimse kaldırmıyor onları. İyi restoranlarda dahi tabakların masaya pat pat konularak rastgele servis edildiğini gördük.
7- Fast food diye gidilen yerler çoğunlukla rezalet ölçüde yavaş. Yerel bir restoranda et, plov gibi yemekler daha hızlı hazırlanıyor. Biz hızlıca atıştıralım diyerek bir fast food restoranına gitme hatasını iki defa yaptık, siz yapmayın.
8-Özbekler gerçekten çok efendi, bozulmamış ve düzgün insanlar. Genellemeler ne kadar geçerli ise bu da o kadar geçerli tabii ki. Hive gibi daha küçük yerlerde istisna dahi göremeyebilirsiniz.
Harcamalar
360.000 İç kale dışındaki saray
76.000 market alışverişi
300.000 yemek moon khiva
110.000 3 demlik çay ortadaki mekanda
320.000 sultan kebap
Ozbek pilavı masala çayı teressa 160.000
750000 biletler
500.000 rehber sara
320.000 ayvan old yemek
170.000 ata gamburg
76000 süpermarket
530 anıl karttan yemek
180 sitare müze giriş
Yorum bırakın