Viyana Notları

18 Ekim 2025, Cumartesi (uçuş saati15.35) Rötar yedik iki saate yakın. Saat 6 gibi Viyana’dayım. Pasaport geçişi sorunsuz. First time with this passport? Yes tabi ne sandın? S-Bahn ile Wien-mitte istikametine 4.60 euro’ya bir bilet ve 27 dakikada Wien mitte durağı. Oradan da hemen karşısındaki U3-U4 metro hatlarına bağlanıp merkezde istediğimiz yere. Ben bu seyahatte…

18 Ekim 2025, Cumartesi (uçuş saati15.35)

Rötar yedik iki saate yakın. Saat 6 gibi Viyana’dayım. Pasaport geçişi sorunsuz. First time with this passport? Yes tabi ne sandın? S-Bahn ile Wien-mitte istikametine 4.60 euro’ya bir bilet ve 27 dakikada Wien mitte durağı. Oradan da hemen karşısındaki U3-U4 metro hatlarına bağlanıp merkezde istediğimiz yere. Ben bu seyahatte Zieglergasse durağındayım tam olarak. Mekâna yerleştikten sonra köşedeki döner büfesinden 7 euro’ya bir tavuk dürüm ile akşam yemeğini hallediyorum. Gusto Corner adı, toplasan 10 m2 yok ama işlek bir caddede. Döner Tr’dekilerden güzel çünkü içinde et var. Mahallede kısa bir tur yapıp açık bulduğum bakkaldan 2.50 euro’ya çukulata alıp dolandırılıyorum. Kaldığım yerdeki bankomatta aynı çikolatanın 1.20 euro olduğunu dönüşte gördüm.

19 Ekim Pazar

Sabah 12 gibi MarihaHilferStraße’den oldtowna doğru yürüyüş. Çoğu yer kapalı, süpermarketler zaten kapalı. Doğu bloğu bunlara fena çakacak, hâlâ yatıyor danalar. Tamamen rastgele gezmeye dayalı uzunca yürüyeceğim bir gün. Leopold, Mumok gibi müzelerin olduğu meydana Kabinettpassage adında tavanı boyalı pasajlardan geçerek vardım. Sanat müzeleri burada, pas geçiyorum:). Hemen yanındaki ihtişamlı Maria-Theresien-Platz’a uğrayıp Hofburg İmparatorluk Sarayı’nı da şöyle bir süzüp yallah  Volksgarten’a. Şehirdeki güzel Yeşil alanlardan biri. Hemen yanında bir parlamento binası var, 1883 yılında tamamlanmış. Önündeki geniş alanda Yunan tanrıçası Pallas heykeli var. Az ilerisinde ise Rathaus -belediye binası- ve Votivkirche -Votiv kilisesi- yaklaştıkça yüksek kuleleriyle merak ettiriyor kendilerini. Bu Wiener Rathaus’un mimarı Friedrich von Schmidt. 1872-1883 yıllarında inşa edilmiş, neo-gotik bir mimarisi var. Votiv kilisesi de yine neo-gotik mimaride, 300 bin kişinin bağışları ile 1879 yılında tamamlanmış.

25 Ekim Cumartesi

Sabah Schönbrunn ile geziye başladım. Saat 10 sularında saraya giriş yaptım. Metro istasyonu ile ulaşımı kolay ancak şehir merkezine ters bir noktada. 34 euro ödeyerek sarayın iç alanını tamamen gezebileceğim -palas ticket olarak geçen- bileti aldım. Türkçe dil desteği olan bir seslendirme cihazı ile oda oda geziyoruz. Güzel bir anlatımı var. Hızlı bir gezi yapmak istiyordum burada ama 2 buçuk saatten önce tüm alanı bitirmek kolay değil. Çıkışta metro ile merkeze doğru geçip Kettenbrückengasse istasyonuna gider gitmez bir pazarın içine düştüm. Burası sanıyorum Türk ağırlıklı bir Pazar, satıcıları hep kendi aralarında Türkçe konuşurken gördüm. Neyin satıldığı asla belli olmayan bir Pazar. Tek diyebileceğim bir sürü peynirci kebapçı vb. var aç kalmaz kimse. İlerleyerek Vollpension adındaki anneannelerin mekanına oturdum. İki adet pofuduk ekmeğin içine anlamsız bir reçel eklenmiş ve vanilya aromalı seyrek bir kremaya tabakta servis ediliyor. 10.90 euro dolandırılıyorum. Kahvesi güzeldi mekanın neyse ki, bardaklarını da çok tatlı buldum. Fazla vakit kaybetmeden Belvedere sarayına yol alıyorum, önden bilet almamanın sıkıntısı şu ki burada turist yığılmasını engellemek amacıyla belirli saatler için biletler satılıyormuş. 50 dk biletimin giriş saatinin gelmesini bekledim. 19.50 euro internetten alınca, alanda 21 euro. Yalnızca upper Belvedere kısmını geziyorum, bilinen eserler buradaymış. Napolyon’un at sırtındaki meşhur pozu için girdim desem yeridir. Gustov Klimt’in öpücük eseri en çok bilineni burada sanırım. Sanat soytarılığı rahatsız ediyor ve bu ikisine bakıp koşarak mekandan uzaklaşıyorum. Çıkışta yakınındaki Viyana Müzesi’ne geçtim. Osmanlı kuşatmaları çok güzel anlatılmış. Dönemin Avrupa’sındaki gazete manşetlerinden Koca Mustafa Paşa portrelerine her şey mevcut. Kuşatmanın gösterildiği tablo bence bugün gördüğüm en güzel tabloydu, ne anlattığı belli. Müzede üst katlara çıktıkça artan zorlama bir interaktiflik de sezdim. Eserleri camın içinde rastgele sıralayıp “Sizce bu eserler nasıl dizilmeliydi” gibi şeyler yapmışlar da hocam ben müzecilik mezunu muyum? Sen yapamadın bu sıralamayı galiba, işi interaktiviteye döküp kaçmışsın gibi geldi. Neyse, çıkışta yağmura yakalanıp metroya koştura koştura giderek kaldığım yere döndüm. Akşam yemeğini Özbek dostlarla yanı başımızdaki bir Yunan restoranında yedik. Güzel bir kuzu eti ile birlikte ülke meseleleri itidalli bir şekilde masaya yatırıldı. Masadan yemek duası ile kalktık, bu gelenekleri şahsiyetlerine mi özgü acaba? Özbekistan gezisinde insanlarda bunu gördüğümü hatırlamıyorum.

26 Ekim Pazar

Bugün Avusturya ulusal günü. II. Dünya Savaşı sonrası Avusturya, ülkeyi dört bölgeye ayıran dört Müttefik kuvveti (Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Büyük Britanya ve Fransa) tarafından işgal ediliyor ve 1955’e kadar kontrol altında tutuluyor. İşgale son verecek bir anlaşma 15 Mayıs 1955’te Viyana’daki Belvedere Sarayı’nda imzalanıyor ve 27 Temmuz 1955’te yürürlüğe giriyor. 26 Ekim 1955’te ise Avusturya Parlamentosu, 1965’ten bu yana Avusturya Ulusal Bayramı olarak kutlanan daimi tarafsızlığa ilişkin anayasa yasasını kabul ediyor. Bugün de onlara bayram seyranmış işte. Sabah askeri gösteri vardı, Eurofighter jetleri semalarda süzüldü.

Metro ile ilk durağım olan Gotik tarzda inşa edilmiş St. Stephan Katedrali’ne gittim. İçerisi tamamen doluydu, hem 26 Ekim tatili hem de Pazar günü daha ne olsun. Burası 1147 yılında inşa edilmiş Avusturya’nın simgesi bir yapı. Viyana Müzesi’ndeki tarihi şehir haritalarında da görüleceği üzere şehirde pek bir şey yokken dâhi burası varmış. Osmanlı’nın Viyana’yı ikinci başarısız kuşatması sonrasında bu zaferi ölümsüzleştirmek adına Aziz Stephan Katedrali’nin hemen bir köşesine Osmanlı askerinin ayaklar altına alındığı bir heykel yapılmış. Ayrıca bu katedral Osmanlı İmparatorluğu’nun kuşatmaları sırasında Viyana halkı için sığınak haline gelmiş, savaştan korunmak için katedralin içinde uzun süre kalmışlar. Osmanlı İmparatorluğu’nun arkasında bıraktığı metal eşyaların toplanması ve toplanan metal eşyaların eritilmesi ile Türk Çanı olarak da bilinen 22,5 tonluk ”Pummerin Çanı” yapmışlar. 1712’de katedrale yerleştirilen bu çan da II.Dünya Savaşı’nda hasar alınca yeni bir tanesi yapılmış. Katedralin çan kulesinde 1534 yılı itibarıyla Osmanlı akınlarını çanları çalarak haber vermesi için görevli bir memur bulundurulmuş. 1956 yılında Viyana Belediye Meclisi artık Osmanlı tehlikesi kalmadığı gerekçesiyle bu göreve son vermiş :).

Buradan sonra Cizvit tarikatının bir kilisesi olan Jesuit Kilisesi’ne geçiyorum, 5 dakikalık mesafede. Protestanlığın yükselişine karşı Katolikliği reforme edip yeniden güçlendirmeyi amaçlayan Cizvitler tarafından inşa edilmiş. Habsburg Hanedanının da katkısıyla Avusturya’da günümüzde Katolikler hakimiyeti ellerinde tutmayı başarmışlar. Kilisenin dışının bir olayı yok, içerisi şaşaalı altın varaklarla dolu. Çıkışta hemen önündeki sokakta yer alan Alt Wien(Eski Viyana) adlı mekanda bir elmalı turta ve Viyana’da görebileceğimiz “coffee mélange” aldım. Kahvesi güzel ama biraz soğuk servis ediliyor, zenginliklerinin bir yansıması olarak kahve kalitesi şehirde genel olarak yüksek diye düşünüyorum. Elmalı turta ve mekanın servisi baya rezalet seviyedeydi, hiç tavsiye etmiyorum o yüzden. Bir de buranın kafelerinde 2 ürünü aynı anda getirme yeteneği yok, kahve geliyor 15 dk sonra tatlı -sağ olasın ya getirmeseydin artık-. Bu saçmalığın tersini de dün gittiğim kafede yapmışlardı.

Sonraki durak 1320’de yapılmış Annakirche(St.Anna Şapeli). Cizvit kilisesinden çıkıp lüks markaların olduğu Kärtner Caddesini de öyle bir görerek devam ediyoruz. 10 dakika mesafede. Burası da bir dönem Cizvitler tarafından devralınmış ve mimarisi barok tarzına çevrilmiş bir kilise. Daha sonra 1773’de papalık Cizvitleri yasaklayınca onlardan da başkaları almış. Son olarak “St. Francis de Sales Rahibeleri” kiliseyi 1906’da teslim almış. Kim oldukları hakkında fikrim yok.

Sonraki durak Viyana opera binası(Wiener Staatsoper). Bugün bina kapalı olduğu için yalnızca dışarıdan bakabildim. Burası İmparator Franz Joseph tarafından fonlanmış ve 1869 yılında açılmış 1709 koltuklu bir opera. Hemen karşısında Albertina diye bir sanat müzesi var, olay yerinden koşarak uzaklaştım.

Hofburg Sarayı’na doğru geçerken Burgsgarten parkında kısa bir mola. Sisi Museum, yani Hofburg Sarayı’nın ana hatlarını gezeceğimiz müzenin biletleri 14.45’e kadar tükenmiş, o saatte giriş yapabileceğim. Arada Imperial Museum’a 1 saat ayırabilirim diye düşündüm. Burası da güzel bir müze, pek çok kral tacı ve kıyafeti sergileniyor. 45dk- 1saat yeterli buraya. 18 euro giriş ücreti var.

Hofburg müzesine ilk girdiğinizde 1-1.5 metrelik bir koridorda iki tarafınızda da eserlerin sergilendiği uzun bir koridorda dönüyorsunuz. Aşırı saçma ve sıkıcı bir sürü sisi detayını içeren bir kısım. Yok saç stili şöyleydi canlandırması yok tokası şuydu. İlerleyen kısımdaki saray ögeleri biraz tatmin etse de en büyük beklentimin olduğu müzelerden biriydi ve pişmanlık oldu diyebilirim. Schönbrunn’un kıyısından köşesinden geçemez ve oraya gittiyseniz zaten vakit kaybı burası. Muhteşem yüzyıl tadındaki kocasıyla ilişkisinin detaylarına da girmeyelim artık demi? Koskoca Hofburg sarayına açıla açıla bu müze mi açılmış yani cidden saçmalık olmuş. -Hofburg sarayı, sisi ve joseph bilgileri-

Dönüşte yerel bir kafe/restoran olan Amerlinbeisl’e gittim. Çok bir olayı yok üstü kapalı ama açık hava, avluda oturuyorsunuz gibi. Tavuk şnitzelini denedim normal bir şnitzeldi bana göre. Sonrasında da bir mélange kahvesi içtim. Servis hızı, ilgi, ortam vb. gayet güzel mekandı. Kahveyi fişte göremeyince unutmuşsunuz dedim it is on the house -şirketten ;)- dedi garson. Avrupa’da değilmişiz gibi, zaten garson da Rus bir çocuktu, mekan Avusturyalıların olmayabilir gibi bir hava sezdim. Yapılan jeste karşı usulünce bir bahşiş bırakıp kaldığım yere dönüş.

28 Ekim Salı

Akşam yemeği için kaldığım yere bir sokak mesafedeki yerel bir restoran olan Steman’dayım. Viyana’da bir yerlere son dakika gitmek sıkıntı, rezervasyon düzgün mekanlarda genellikle gerekli. Önden bir soğan çorbası aldım. Tadı güzel olmakla birlikte yemesi biraz zor, çok parçalı ve koca bir dilim ekmek üzerine eklenmiş olarak servis ediliyor bu çorba. Görece yoğun bir tat. Ana yemek olarak da Viyana mutfağından denemek istediğim Tafelspitz. İmparator I.Franz Joseph’in de kendisine bayıldığı sürekli vurgulanan bu yemekte sebzelerle birlikte haşlanmış et, patates, kremalı frenk soğanı sosu ve yaban turpu sosu ile servis ediliyor. Bu yemek için kullanılan etin de bir yanı tamamen yağdan oluşuyor. Not: masaya ekmek istemiştim ve gelen her bir ekmek türü için ayrı ayrı menüdeki ücret alınıyor.

29 Ekim Çarşamba

Öğle yemeği için Google haritalarda bir hayli yüksek puanlanmış, yakındaki Berliner Döner’e yürüdüm. Önünde sıra olan küçük bir büfe burası, yanında da birkaç sandalye atılmış. Avrupa’da kullanılan döner ile bizimki arasında net bir fark var: biz yağlı ve tadı yoğun dönerler yaparken orada kalın bir salam/jambon gibi daha yavan oluyor döner. Gramaj farkı ise bariz tabi. Akşam yemeği için ise buranın popüler publarından Centimeter’da bir garlic soup -sarımsak çorbası- aldım, genelde domuz ağırlıklı (kaburga vb.) bir menüsü var. Yoğun kremalı ama güzel de bir çorbaydı. Koca bir ekmeğin içinde servis ediliyor.

30 Ekim Perşembe

Öğle arasında Viyana’da ziyaret edilecekler listemdeki son birkaç yere uğramak için şehir merkezine geçtim. Buraya gelen az çok herkesin bahsettiği, ünlü Demel pastanesinden bir kaiserschmarrn aldım. Bu pastane 1786’da kurulmuş ve imparatorluk sarayının pastanesi unvanına sahip. Kaiserschmarrn tereyağında pişirilmiş kalın bir pankek hamurunun parçalanarak üzerine reçelimsi bir erik kompostosu dökülmesiyle hazırlanıyor. Dilerseniz oturarak dilerseniz al-götür ile sokakta yiyerek deneyebiliyorsunuz. 12 euro verdiğiniz ve buram buram yumurta kokan bu tatlıyı yerken kendinizi tam bir aptal gibi hissedeceğinizden şüpheniz olmasın. Türk, Fransız, İtalyan mutfaklarından birer tane tatlı yemiş herhangi bir insan için bu şehirdeki tatlıları beğeniyormuş gibi yapmak yalnızca bu şeyleri Avrupa’da yemenin getirdiği zorlama bir düşünce olan -Avrupa bambaşka yea biz hep gezdik- algısının sonucu oluşabilecek bir durum. Elimdeki tatlıyla fıtı fıtı hızlıca Hofburg Sarayı’nın hemen yanındaki ulusal kütüphaneye -The State Hall- geçtim. Bazı eşyaların da sergilendiği büyük, şaşaalı bir hol aslında burası. Beklediğimden daha küçük çıktı aslında, normal bir kütüphaneye değil tarihi 1726’ya dayanan üç bölümlü bir salona giriyorsunuz. İlk bölümde seküler mevzular ve savaş ağırlıklı freskler bulunurken diğer girişinde (saray tarafı, aslında tarihte kullanılan girişi) cennet ve barış temalı freskler mevcut. Ortadaki büyük kubbede ise kütüphanenin kurucusu VI.Charles için alegorik bir gönderme ile tanrısallaştırmasını tasvir eden fresk var. Günümüzde burada 1500-1850 tarihlerine ait 200.000 kitaplık bir koleksiyon mevcutmuş. Kütüphanenin aslında ise 7.5 milyon kitap varmış. İlgilisi için bir de papirüs müzesi var hemen yan tarafta, ben girmedim.

Akşamında toplu bir organizasyon ile yemek için Museums Quarter’ın hemen yanındaki Glacis Beisl isimli şık bir restorandayız. Yemekten önce balkabaklı ve kızarmış kabak çekirdekli bir salata geldi. Viyana’da yediğim tartışmasız en mükemmel şey!  Yani kabağın tabağın geri kalanı ile uyumuna mı şaşırayım, çekirdeklerin o kadar tatlı olmasına mı bilemedim. Mekan sadece o salata ile bile 10 puanı aldı benden. Ana yemek olarak yine bir tafelspitz yedim, önceki tafelspitz yorumuma ekleyecek fazla bir şeyim yok, burada et daha bile fazlaydı doymamak mümkün değil. Yemekten sonra gelen tatlı erikli kıtırlı turta (WTF!?) -zwetschgen crumble- ise dondurma eklenmiş bir kıtır hamur, tabi yine erik marmelatını unutmamışlar çok lazımmış gibi :).

31 Ekim Cuma

Viyana’dan yarın ayrılacağım. Bugünü alışveriş ve hediyelik almaya ayırdım. Thalia isimli bizdeki D&R’a çok benzeyen bir mağaza zincirleri var, kitap vb. için oraya uğradım. Şehirdeki en uygun yerlerden gösterilen ve son derece kalabalık bir yer olan TK Maxx’e vakit ayırsam da içerideki kaos sebebiyle çok da işe yarar bir şeyler bulamadım maalesef. Genel olarak hediyelik eşyalar baya saçma geldi bana, baskılı bardakların 10-15 euro’ya satıldığı ve yerel pek bir ürünün olmadığı hediyelik eşya dükkanları her yerde olsa da gerçekten bir gün boyunca alacak adam akıllı hiçbir şey bulamadım. Yarın sabah Viyana’dan uçak ile yallah İstanbul.

Genel olarak neler gördüğümü özetleyecek olursam bu ülke müreffeh, şehirleri son derece düzenli ve güvenli. Bunlarla birlikte başarılı olmayan bir mutfakları var ama en azından bir şeyler yapıyorlar, bunu yapamayanlar da var (bkz. İngiltere). Halkın zenginliği şehir merkezine gittiğinizde giyim kuşamdan o kadar anlaşılıyor ki eşofman giymek sırıtıyor adeta. Herkes jilet gibi ve düzgün bir tarz sahibi. Son olarak, şehir Türk topraklarına hem güncel hem tarihsel yakınlığı sebebiyle pek çok Türk barındırıyor. Burada karşılaştığınız diğer göçmenlerin de Türkçe biliyor olması gayet muhtemel çünkü Türkiye’de yıllarca çalışıp Avrupa’ya giden çok sayıda göçmen var.

Avusturya Tarihi

Ben hep farklı günlerde değişik yerleri gezdiğim için kombine biletleri düşünmedim. Bir kaç gün içinde gezecekler için faydalı olur.

Tags:

Yorum bırakın