18 Ekim 2025, Cumartesi
Rötar yedik iki saate yakın. Saat 6 gibi Viyana’dayım. Pasaport geçişi sorunsuz. First time with this passport? Yes tabi. S-Bahn ile Wien-mitte istikametine 4.60 euro’ya bir bilet ve 27 dakikada Wien mitte durağı. Oradan da hemen karşısındaki U3-U4 metro hatlarına bağlanıp merkezde istediğimiz yere. Ben bu seyahatte Zieglergasse durağındayım tam olarak. Mekâna yerleştikten sonra köşedeki döner büfesinden 7 euro’ya bir tavuk dürüm ile akşam yemeğini hallediyorum. Gusto Corner adı, toplasan 10 m2 yok ama işlek bir caddede. Döner Tr’dekilerden güzel çünkü içinde et var. Mahallede kısa bir tur yapıp açık bulduğum bakkaldan 2.50 euro’ya çukulata alıp dolandırılıyorum. Kaldığım yerdeki bankomatta aynı çikolatanın 1.20 euro olduğunu dönüşte gördüm.
19 Ekim Pazar
Sabah 12 gibi MarihaHilferStraße’den oldtowna doğru yürüyüş. Çoğu yer kapalı, süpermarketler zaten kapalı. Doğu bloğu adım adım yükselirken, bunların hâlâ bu kadar rahat takılması garip bir kopukluk hissi veriyor. 18.yüzyıla kadar bizim, Avrupa’nın ulaştığı noktaya dair bir gözlemimiz olmaması ile fazla benzer buldum bu durumu. Hiç mi bir şeylerin yanlış gittiğinin farkında olan yok acaba?
Tamamen rastgele gezmeye dayalı uzunca yürüyeceğim bir gün. Leopold, Mumok gibi müzelerin olduğu meydana Kabinettpassage adında tavanı boyalı pasajlardan geçerek vardım. Sanat müzeleri burada, pas geçiyorum:). Hemen yanındaki ihtişamlı Maria-Theresien-Platz’a uğrayıp Hofburg İmparatorluk Sarayı’nı da şöyle bir süzüp yallah Volksgarten’a. Şehirdeki güzel yeşil alanlardan biri. Hemen yanında Avusturya Parlemanto Binası var, 1883 yılında tamamlanmış. Bina tamamıyla bir Antik Yunan mimarisi ile yapılmış. Önündeki geniş alanda da Yunan tanrıçası Pallas Athena heykeli var. Maşşallah bunların da bilgelik tanrıları falan bitmiyor, onlardan bir tanesi de buymuş: bilgelik, strateji ve devlet aklının tanrıçası :). Heykelin Az ilerisinde ise Rathaus (belediye binası) ve Votivkirche (Votiv kilisesi) yaklaştıkça yüksek kuleleriyle merak ettiriyor kendilerini. Bu Wiener Rathaus’un mimarı Friedrich von Schmidt. 1872-1883 yıllarında inşa edilmiş, neo-gotik bir mimarisi var. Votiv kilisesi de yine neo-gotik mimaride, 300 bin kişinin bağışları ile 1879 yılında tamamlanmış, bu kiliseye ayrı bir parantez açıyorum aşağıda.
Votiv Kilisesi
Bu kilise Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminde 1848 yılında tahta oturup İmparatorluğun bitişine kadar monarşisi devam eden Franz Joseph I’in 1853 yılında bir suikast girişiminden kurtulması şerefine adak olarak kardeşi tarafından halktan da para toplanarak inşa edilmiş. Votiv(adak)+kirche(kilise). 99 metrelik iki adet ikiz kulesi var ve gotik katedrallerin taklit edildiği detaylı işlenmiş önce cephesi görsel olarak çok güzel.
-19 Ekim GÜNü TAMAMLANACAK, ÇOK EKSİK KALMIŞ.
25 Ekim Cumartesi
Sabah Schönbrunn ile geziye başladım. Saat 10 sularında saraya giriş yaptım. Metro istasyonu ile ulaşımı kolay, Schönbrunn istasyonunda inip 5 dakikada kompleksin içine yürünüyor, ancak şehir merkezine ters bir noktada. 34 euro ödeyerek sarayın iç alanını tamamen gezebileceğim -palace ticket olarak geçen- bileti aldım. Diğer bilet türlerinde bazı gereksiz kısımlar var gibi, bu bilet tam görülmesi gereken yerleri içeriyor. Türkçe dil desteği olan bir seslendirme cihazı ile oda oda geziyoruz, yeterince açıklayıcı bir anlatımı var. Hızlı bir gezi yapmak istiyordum burada ama 2 buçuk saatten önce tüm alanı bitirmek kolay değil. 1696 yılında yapımı tamamlanan ve Habsburglar’ın yazlık sarayı olarak kullanılan bu yapının devasa bahçeleri ve yürüyüş yolları var. Uzun uzun gezmek gerekiyor. Sarayın hemen karşısında bahçesinin içerisinde şehrin silüetinin de görülebileceği tepe noktasında Gloriette yapısı var.
Çıkışta metro ile merkeze doğru geçip Kettenbrückengasse istasyonuna gider gitmez bir pazarın içine düştüm. Burası bol bol Türk satıcının bulunduğu bir bit pazarı, satıcıları sık sık kendi aralarında Türkçe konuşurken gördüm. Neyin satıldığı asla belli olmayan bir pazar, cumartesi günleri kuruluyormuş. Burası aslında Naschmarkt adı verilen uzunlamasına ilerleyen bir pazar yeri-alışveriş (tezgâh usulü) alanının bitişiğinde. Naschmarkt alanında genel olarak yok yok denilebilir. Tezgâhlarda peynir türlerinden tutun da hediyelikçilere kadar uzun bir koridor satıcı dolu. Buradan da ilerleyerek Vollpension adındaki -bloglarda da sık sık adı geçen- anneannelerin işlettiği yarı-turistik bir mekâna oturdum. Burada Avusturya’nın geleneksel tatlılarından/kahvaltılıklarından falan yapıyorlar. Buchteln mit Vanillasoße ve kahve siparişi verdim. İki adet pofuduk ekmeğin içine anlamsız bir reçel eklenmiş ve vanilya aromalı seyrek bir kremayla tabakta servis ediliyor. 10,90 euro dolandırılıyorum adeta… Kahvesi güzeldi mekânın neyse ki, bardaklarını da çok tatlı buldum.
Fazla vakit kaybetmeden Belvedere sarayına yol alıyorum, önden bilet almamanın sıkıntısı şu ki burada turist yığılmasını engellemek amacıyla belirli saat aralıkları için sınırlı sayıda bilet satılıyormuş. 50 dk biletimin giriş saatinin gelmesini bekledim. 19,50 euro internetten alınca, alandaki satış ofisinde 21 euro. Viyana’da özellikle turizmin yoğun olduğu bir mevsimde tüm biletleri birkaç gün önceden almak lazım. Yalnızca Upper Belvedere kısmını geziyorum, bilinen eserler buradaymış. Napolyon’un at sırtındaki meşhur pozu için girdim desem yeridir. Gustov Klimt’in öpücük eseri ise burada sergilenenlerden en ünlüsü sanırım. Sanat soytarılığı rahatsız ediyor ve bu iki tabloya bakıp koşarak mekândan uzaklaşıyorum. Bakıp hiç bişey anlamadığı tablolara çok önemliymiş gibi inceleyerek poz kesen, sanki bir anlamı varmış gibi tiribal enfeksiyon geçiren yüzlerce insan. Çıkışta yakınındaki Viyana Müzesi’ne geçtim. Burası daha ilgi çekici benim için, Bu müzede Osmanlı kuşatmaları çok güzel anlatılmış. Dönemin Avrupa’sındaki gazete manşetlerinden Koca Mustafa Paşa portrelerine kadar her şey mevcut içeride. Kuşatmanın gösterildiği tablo bence bugün gördüğüm en güzel tabloydu. Müzede üst katlara çıktıkça artan zorlama bir interaktiflik de sezdim, gereksiz kaçmış artık. Eserleri camın içinde rastgele sıralayıp “Sizce bu eserler nasıl dizilmeliydi” gibi şeyler yapmışlar da hocam ben müzecilik mezunu muyum bununla mı uğraşacağız şimdi? Neyse, çıkışta yağmura yakalanıp metroya koştura koştura giderek kaldığım yere döndüm.
Akşam yemeğini Özbek dostlarla yanı başımızdaki bir Yunan restoranında yedik. Güzel bir kuzu eti ile ülke meseleleri bürokratik bir görüşme edasında itidalli bir şekilde masaya yatırıldı. Masadan yemek duası ile kalktık, bu gelenekleri şahsiyetlerine mi özgü yoksa Özbeklerde hep var mıydı acaba? Özbekistan gezisinde insanlarda bunu gördüğümü hatırlamıyorum.
26 Ekim Pazar
Bugün Avusturya ulusal günü. II. Dünya Savaşı sonrası Avusturya, ülkeyi dört bölgeye ayıran dört Müttefik kuvveti (Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Büyük Britanya ve Fransa) tarafından işgal ediliyor ve 1955’e kadar kontrol altında tutuluyor. İşgale son verecek bir anlaşma 15 Mayıs 1955’te Viyana’daki Belvedere Sarayı’nda imzalanıyor ve 27 Temmuz 1955’te yürürlüğe giriyor. 26 Ekim 1955’te ise Avusturya Parlamentosu, 1965’ten bu yana Avusturya Ulusal Bayramı olarak kutlanan daimî tarafsızlığa ilişkin anayasa yasasını kabul ediyor. Bugün de onlara bayram seyranmış işte. Sabah askeri gösteri vardı, Eurofighter jetleri semalarda süzüldü.
Metro ile ilk durağım olan Gotik tarzda inşa edilmiş St. Stephan Katedrali’ne gittim. İçerisi tamamen doluydu, hem 26 Ekim tatili hem de ayin günü olan pazar günü, daha ne olsun. Burası 1147 yılında inşa edilmiş Avusturya’nın simgesi bir yapı. Viyana Müzesi’ndeki tarihi şehir haritalarında da görüleceği üzere şehirde pek bir şey yokken dâhi burası varmış. Osmanlı’nın Viyana’yı ikinci başarısız kuşatması sonrasında bu zaferi ölümsüzleştirmek adına Aziz Stephan Katedrali’nin hemen bir köşesine Osmanlı askerinin ayaklar altına alındığı bir heykel yapılmış. Ayrıca bu katedral Osmanlı İmparatorluğu’nun kuşatmaları sırasında Viyana halkı için sığınak haline gelmiş, savaştan korunmak için katedralin içinde uzun süre kalmışlar. Osmanlı İmparatorluğu’nun arkasında bıraktığı metal eşyaların toplanması ve bunların eritilmesi ile Türk Çanı olarak da bilinen 22,5 tonluk ”Pummerin Çanı” yapmışlar. 1712’de katedrale yerleştirilen bu çan da II. Dünya Savaşı’nda hasar alınca yerine yeni bir tanesi yapılmış. Katedralin çan kulesinde 1534 yılı itibarıyla Osmanlı akınlarını çanları çalarak haber vermesi için görevli bir memur bulundurulmuş. 1956 yılında Viyana Belediye Meclisi artık Osmanlı tehlikesi kalmadığı gerekçesiyle bu göreve son vermiş :).
Buradan sonra Cizvit tarikatının bir kilisesi olan Jesuit Kilisesi’ne geçiyorum, 5 dakikalık mesafede. Protestanlığın yükselişine karşı Katolikliği reforme edip yeniden güçlendirmeyi amaçlayan Cizvitler tarafından inşa edilmiş. Habsburg Hanedanının da katkısıyla Avusturya’da günümüzde Katolikler hakimiyeti ellerinde tutmayı başarmışlar. Nüfusun 2021 itibarıyla %55’i Katolik, %22’si dinsiz, %8’i müslüman, %5’i Ortodoks olarak tespit edilmiş. Bu Cizvit Kilisesinin dışının bir olayı yok, içerisi şaşaalı altın varaklarla dolu. Çıkışta hemen önündeki sokakta yer alan Alt Wien(Eski Viyana) adlı mekânda bir elmalı turta ve Viyana’da pek çok kafede bulunan “coffee mélange” aldım. Kahvesi güzel ama biraz soğuk servis edildi, şehrin zenginliğinin bir yansıması olarak kahve kalitesi şehirde genel olarak yüksek diye düşünüyorum. Elmalı turta(apfel strudel) ve mekânın servisi baya rezalet seviyedeydi, hiç tavsiye etmiyorum o yüzden. Bir de buranın kafelerinde 2 ürünü aynı anda getirme yeteneği yok, kahve geliyor 15 dk sonra tatlı anca geliyor. Bu saçmalığın tersini de dün gittiğim kafede yapmışlardı. Hizmet sektörü tam Avrupa usulü yani, çok sıkıntılı.
Şehirde görülecek pek çok tarihi yer bizdeki sur içi gibi eski şehir merkezi olan InnerStadt, o yüzden birinden diğerine geçmek genelde 10 dakika. Cizvit kilisesinden çıkıp lüks markaların olduğu Kärtner Caddesini de şöyle bir görerek devam ediyoruz. Sonraki durak 1320’de yapılmış Annakirche(St. Anna Şapeli). Burası da bir dönem Cizvitler tarafından devralınmış ve mimarisi barok tarzına çevrilmiş bir kilise. Daha sonra 1773’te papalık Cizvitleri yasaklayınca onlardan da başkaları devralmış. Son olarak “St. Francis de Sales Rahibeleri” kiliseyi 1906’da teslim almış. Kim oldukları hakkında fikrim yok.
Sonraki durak Viyana opera binası(Wiener Staatsoper). Bugün bina kapalı olduğu için yalnızca dışarıdan bakabildim. Burası İmparator Franz Joseph (son Habsburg hükümdarı, saltanatı 1848-1916) tarafından fonlanmış ve 1869 yılında açılmış 1709 koltuklu bir opera. Hemen karşısında Albertina diye bir sanat müzesi var, olay yerinden koşarak uzaklaştım.
Hofburg Sarayı’na doğru geçerken Burgsgarten parkında kısa bir mola. Sisi Museum, yani Hofburg Sarayı’nın ana hatlarını gezeceğimiz müzenin biletleri 14.45’e kadar tükenmiş, o saatte giriş yapabileceğim. Arada Imperial Museum’a 1 saat ayırabilirim diye düşündüm. Burası da güzel bir müze, pek çok kral tacı ve kıyafeti sergileniyor. 45dk- 1saat yeterli buraya. 18 euro giriş ücreti var.
Hofburg Sarayı’na girdiğinizde 1-1,5 metrelik bir genişlikte iki tarafınızda da eserlerin sergilendiği uzun bir koridorda dönüyorsunuz. Aşırı saçma ve sıkıcı bir sürü Kraliçe Sisi detayını içeren bir sergi. Yok saç stili şöyleydi canlandırması, yok tokası şuydu, yok kalemliği buydu. İlerleyen kısımdaki saray ögeleri biraz tatmin etse de en büyük beklentimin olduğu müzelerden biriydi ve pişmanlık oldu diyebilirim. Schönbrunn’un kıyısından köşesinden geçemez ve oraya gittiyseniz zaten vakit kaybı burası. Muhteşem yüzyıl tadındaki kocasıyla ilişkisinin detaylarına da girmeyelim artık demi? Hofburg Saray olarak geçse de imparatorluğun yönetim merkezi olarak 600 yıl kadar hizmet vermiş ve bir yapıdan ziyade birçok farklı mimarideki yapıyı içeren yönetim kompleksi. Zaten Hazine Odası, Avusturya Ulusal Kütüphanesi gibi içerisinde bazı diğer müzeleri de barındırıyor. Kraliçe Sisi I. Franz Joseph’in eşi, 1898 yılında Cenevre’de anarşistler tarafından düzenlenen bir suikast ile öldürülmüş. Bu kadın aşırı güzelliğine düşkünmüş, sürekli -o devirde fazla görülmeyen bir alışkanlık ile- sıkı diyetler yaparmış vb vb yani bir olayı yok.
Dönüşte yerel bir kafe/restoran olan Amerlinbeisl’e gittim. Çok bir olayı yok üstü kapalı ama açık hava, avluda oturuyorsunuz gibi. Tavuk şnitzelini denedim normal bir şnitzeldi bana göre. Sonrasında da bir mélange kahvesi içtim. Servis hızı, ilgi, ortam vb. gayet güzel mekandı. Kahveyi fişte göremeyince unutmuşsunuz dedim it is on the house -şirketten ;)- dedi garson. Avrupa’da değilmişiz gibi, zaten garson da Rus bir çocuktu, mekân Avusturyalıların olmayabilir gibi bir hava sezdim. Yapılan jeste karşı usulünce bir bahşiş bırakıp kaldığım yere fıtı fıtı döndüm.
28 Ekim Salı
Akşam yemeği için kaldığım yere bir sokak mesafedeki yerel bir restoran olan Steman’dayım. Viyana’da bir yerlere son dakika gitmek sıkıntı, düzgün mekanlarda genellikle rezervasyon gerekli. Önden bir soğan çorbası aldım. Tadı güzel olmakla birlikte yemesi biraz zor, çok büyük parçalı ve üzerine koca bir dilim ekmek eklenmiş olarak servis ediliyor bu çorba. Görece yoğun bir tat. Ana yemek olarak da Viyana mutfağından denemek istediğim Tafelspitz. İmparator I.Franz Joseph’in de kendisine bayıldığı sürekli vurgulanan bu yemekte sebzelerle birlikte haşlanmış et, patates, kremalı frenk soğanı sosu ve yaban turpu sosu ile servis ediliyor. Bu yemek için kullanılan etin bir yanı tamamen yağdan oluşuyor. Not: masaya ekmek istemiştim ve gelen her bir ekmek türü için ayrı ayrı menüdeki ücret alınıyor (dilimden hallice küçücük bir ekmeğe 2 eurodan fazla yazıyorlar…).
29 Ekim Çarşamba
Öğle yemeği için Google haritalarda bir hayli yüksek puanlanmış, yakındaki Berliner Döner’deyim. Önünde sıra olan küçük bir büfe burası, yanında da birkaç sandalye atılmış. Avrupa’da kullanılan döner ile bizimki arasında net bir fark var: biz yağlı ve tadı yoğun dönerler yaparken orada kalın bir salam/jambon gibi daha yavan oluyor döner. Gramaj farkı ise bariz tabi, bizdekinin iki katı et koyuyorlar. Akşam yemeği için ise buranın popüler pub’larından Centimeter’da bir sarımsak çorbası -garlic soup- aldım, mekânın genelde domuz ağırlıklı (kaburga vb.) bir menüsü var. Yoğun kremalı ama güzel de bir çorbaydı. Koca bir ekmeğin içinde servis ediliyor.
30 Ekim Perşembe
Öğlen kısa bir arada Viyana’da ziyaret edilecekler listemdeki son birkaç yere uğramak için şehir merkezine geçtim. Buraya gelen az çok herkesin bahsettiği, ünlü Demel pastanesinden bir Kaiserschmarrn aldım. Bu pastane 1786’da kurulmuş ve imparatorluk sarayının pastanesi unvanına sahip, oraya buradan sipariş gidiyormuş yani.
Kaiserschmarrn tereyağında pişirilmiş kalın bir pankek hamurunun parçalanarak üzerine reçelimsi bir erik kompostosu dökülmesiyle hazırlanıyor. Dilerseniz oturarak dilerseniz al-götür ile sokakta yiyerek deneyebiliyorsunuz. 12 euro verdiğiniz ve buram buram yumurta kokan bu tatlıyı yerken kendinizi tam bir aptal gibi hissedeceğinizden şüpheniz olmasın. Türk, Fransız, İtalyan mutfaklarından birer tane tatlı yemiş herhangi bir insan için bu şehirdeki tatlıları beğeniyormuş gibi yapmak yalnızca bu şeyleri Avrupa’da yemenin getirdiği zorlama bir düşünce olan -Avrupa bambaşka ya biz hep gezdik işte- algısının sonucu oluşabilecek bir trajedi.
Elimdeki tatlıyla fıtı fıtı hızlıca Hofburg Sarayı’nın hemen yanındaki ulusal kütüphaneye -The State Hall- geçtim. Bazı eşyaların da sergilendiği büyük, şaşaalı bir hol aslında burası. Beklediğimden daha küçük çıktı aslında, normal bir kütüphaneye değil tarihi 1726’ya dayanan üç bölümlü büyük bir salona giriyorsunuz. İlk bölümde seküler mevzular ve savaş ağırlıklı freskler bulunurken diğer girişinde (saray tarafı, aslında eski zamanlarda kullanılan girişi) cennet ve barış temalı freskler mevcut. Ortadaki büyük kubbede ise kütüphanenin kurucusu VI.Charles için alegorik bir gönderme ile tanrısallaştırmasını tasvir eden fresk var. Günümüzde burada 1500-1850 tarihlerine ait 200.000 kitaplık bir koleksiyon mevcutmuş. Kütüphanenin aslında ise 7.5 milyon kitap varmış. İlgilisi için bir de papirüs müzesi var hemen yan tarafta, ben girmedim.
Akşamında toplu bir organizasyon ile yemek için Museums Quarter’ın hemen yanındaki Glacis Beisl isimli şık bir restorandayız. Yemekten önce balkabaklı ve kızarmış kabak çekirdekli bir salata geldi. Viyana’da yediğim tartışmasız en mükemmel şey! Yani kabağın tabağın geri kalanı ile uyumuna mı şaşırayım, çekirdeklerin o kadar tatlı olmasına mı bilemedim. Mekân sadece o salata ile bile 10 puanı aldı benden. Ana yemek olarak yine bir tafelspitz yedim, biraz önceki tafelspitz yorumuma ekleyecek fazla bir şeyim yok, burada et daha bile fazlaydı doymamak mümkün değil. Yemekten sonra gelen tatlı erikli kıtırlı turta (WTF!?) -zwetschgen crumble- ise dondurma eklenmiş bir kıtır hamur, tabi yine bu tatlılarına da erik marmelatını eklemeyi unutmamışlar çok lazımmış gibi :).
31 Ekim Cuma
Viyana’dan yarın ayrılacağım. Bugünü alışveriş ve hediyelik almaya ayırdım. Thalia isimli bizdeki D&R’a çok benzeyen bir mağaza zincirleri var, kitap vb. için oraya uğradım. Şehirdeki en uygun kıyafet mağazalarından biri olarak gösterilen ve son derece kalabalık bir yer olan TK Maxx’e vakit ayırsam da içerideki kaos sebebiyle çok da işe yarar bir şeyler bulamadım maalesef. Genel olarak hediyelik eşyalar baya saçma geldi bana, baskılı bardakların 10-15 euro’ya satıldığı ve yerel, almaya değecek bir ürünün bulunmadığı hediyelik eşya dükkanları çok fazla olsa da gerçekten bir gün boyunca alacak adam akıllı hiçbir şey bulamadım. Yarın sabah Viyana’dan uçak ile yallah İstanbul.
Genel olarak neler gördüğümü özetleyecek olursam bu ülke müreffeh, Viyana son derece düzenli ve güvenli. Bununla birlikte başarılı olmayan bir mutfakları var ama en azından bir şeyler (et ile sebzeyi aynı tencereye atmayı becermek gibi) yapıyorlar, bunu yapamayanlar da var (bkz. İngiltere). Halkın zenginliği şehir merkezine gittiğinizde giyim kuşamdan o kadar anlaşılıyor ki sokakta eşofman giymek sırıtıyor adeta. Herkes jilet gibi ve düzgün bir tarz sahibi. Öyle Amerikanvari ve kimliksizleşmiş bir giyim kuşam yok. Son olarak, şehir Türk topraklarına hem güncel hem tarihsel yakınlığı sebebiyle pek çok Türk barındırıyor. Burada karşılaştığınız diğer göçmenlerin de Türkçe biliyor olması gayet muhtemel çünkü Türkiye’de yıllarca çalışıp Avrupa’ya giden çok sayıda göçmen var.
Ben hep farklı günlerde değişik yerleri gezdiğim için Vienna Pass gibi kombine turist biletlerini düşünmedim. Birkaç gün içinde her yeri gezecekler için faydalı olabilir.
Dünden Bugüne Avusturya
Kelt kabilelerinin ülkesi olan Avusturya ilk olarak Roma tarafından MÖ100 tarihlerinde imparatorluğa katılmış. Burada Roma’nın kuzey sınırının uçbeyi olarak hayatlarını sürdürmüşler. 476 yılında Roma’nın dağılması ile sahipsiz kalan bölge Frank Krallığı tarafından 8.YY’ın sonlarında ele geçirilse de asıl düzenin kurulması 962 yılında Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun kurulması ile olmuş. Bu yapı içerisinde “Ostarrichi” adında siyasi bir yapı olarak kendi özgün varlığını ortaya koymaya başlamış. Kutsal Roma İmparatorluğu için bir parantez açacak olursak Voltaire’den bir alıntı ile “Ne kutsal, ne Roma, ne de imparatorluk”. Burası bir erken dönem birleşik Alman devleti gibi aslında.
1156 yılında Avusturya Privilegium Minus adında Kutsal Roma’dan bir imparatorluk fermanı ile dükalık ünvanını kazanıyor, 1278 yılında ise Habsburg Hanedanı tarafından ele geçiriliyor. Bu hanedanlık ile birlikte bir noktadan sonra Kutsal Roma İmparatorluğunun imparatorları Avusturya’dan çıkmaya başlıyor. Şimdi bu noktada bir Viyana’nın önemi vurgusu yapmak lazım. Habsburglar döneminde Osmanlı tarafından 1529 ve 1683 yıllarında yapılan Viyana kuşatmaları, bugünkü gibi Avrupa’nın orta ölçekli bir başkentini kuşatma girişimi değil. Bunun tarihsel önemini bu detayları bilmeden küçümsediğimi fark ettim. Osmanlı o dönemde aslında Avrupa’nın en güçlü devletlerinden birinin çok önemli bir şehrini kuşatıyor, bugünkü küçük Avusturya’nın Viyana’sını değil.
1529 yılı, yaklaşık olarak Avrupa haritasının görünümü şu şekilde:

17. ve 18. Yüzyıllarda iyice zayıflayan imparatorluğun merkezi gücü ile Prusya(bugünkü Almanya’nın çekirdeği)-Avusturya çekişmesi 1806’da Napolyon’un Kutsal Roma İmparatorluğu’nu yıkıp yerine kendisine bağlı Ren Konfederasyonu kurması ile sistem fiilen dağılmış.
1815’te ise tarih yön değiştiriyor. Napolyon’un yenilgisi sonrası birçok devletin katılımı ile yapılan Viyana Kongresinde 90 kadar Alman devletinin Alman Konfederasyonu altında birleşmesi sağlanıyor. Burada öncüler tabii Prusya ve Avusturya ancak başkanı Avusturya. 1866 yılında bu iki devlet birbiriyle savaşıp Prusya zafer kazanınca konfederasyon dağılıyor ve yerine kurulan Kuzey Alman Konfederasyonu 1871 yılında Otto van Bismark tarafından kurulan Alman İmparatorluğu’nun temelini oluşturuyor. Bazı toprak kayıpları ve yönetim sistemi (cumhuriyete geçişi 1918’de) dışında bugünkü Almanya diyebiliriz.1866 yılında kaybeden Avusturya ise Alman sisteminin dışında kalıyor ve 1867 yılında Macaristan ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu kuruluyor.
I.Dünya savaşı sonrasına geldiğimizde ise kaybeden tarafta olan Avusturya-Macaristan dağılıyor, burada ilginç bir nokta var ki Avusturya bu noktadan sonra Almanya’ya katılmak istemesine rağmen itilaf devletleri tarafından buna izin verilmiyor. Ta ki 1938’de bağımsız bir cumhuriyet olarak Hitler Almanyası’na katılana kadar… II.Dünya Savaşı sonrasında ise Avusturya 1955 yılına kadar dört devlet tarafından işgal hâlinde kalıyor. 1955’te yapılan bir anlaşma ile de tekrar bağımsızlığını kazanıyor ve günümüze kadar -1995 Avrupa Birliği’ne katılımı dışında- önemli bir değişiklik yaşanmıyor.
Yorum bırakın